Hygge olmak ya da olmamak?


Doğup büyüdüğüm ev bir Hygge yaşam tarzında bir evdi. Ancak henüz o yaşlarda bu yaşam felsefesini tanımadığımdan, bunun farkına varmam ilk kez başka bir çıktığımda olmuştu. Şu an taşındığım dördüncü evimde annem, kız kardeşim ve kedim Mimi ile yaşıyoruz.



Taşındığımız her evde belirli köşeler bulur ve - herhalde yoga ve meditasyon yapmaya o kadar yoğunlaşmıştım ki - evin her köşesinde meditatif alanlar oluştururdum.

Çalışma hayatımın çok yoğun olmasından dolayı eve akşamları geç vakitte döndüğümden bu meditatif alanların keyfini istediğim gibi çıkartamıyordum.


Çalışma hayatım bugün çok daha yoğun ama bu yoğunluğun içinde bile daha sakin artık.


Şu an oturduğumuz, ne çok büyük ne çok küçük olan evimizde ani bir kararla kardeşimle odaları değiştirince kendime evde bir başka hygge köşesi yarattım. Eskiden balkonu olmayan çatı katında bir inziva köşesi inşa etmişken, şimdi küçücük ama devasa bir mutluluk aşılayan balkonlu odadayım. Bu odada ancak meyve - sebze yetiştirilir derken bir baktım ki balkon ufak bir kilimi olan, mumlarının yandığı, battaniyeli, led ışıklı bir hygge alanı.


Peki nedir Hygge ne demek?

Aslında cevabı çok basit: Kendini mutlu, sakin ve huzurlu hissettiğin bir alan.

Detayları ise daha da huzur verici: Bir alan düşünün; işten eve geldiğinizde eşofmanlarınızı giyip sıcak bir battaniyenin altında, elinizde bir fincan sıcak kakao, demlediğiniz kahve ya da çay ile film izliyor ya da kitap okuyorsunuz. Mum ışığı ya da loş bir aydınlatma size eşlik ediyor.

(Ama şunu özellikle belirtmek gerekir ki Hygge iseniz muma da aşık olabilirsiniz.)

Ya da mum ışığında hafif bir müzik açıyorsunuz, bir kadeh şarap ile müziğin ritmiyle dans ediyorsunuz. Eğer bunları düşünmek bile size huzur veriyorsa, evet siz de mutluluğun sırrını keşfetmiş bir Hyggesiniz.


Hygge bir yaşam tarzıdır. Benim için ise bir tarz olmanın ötesinde bir yaşam felsefesi.

Danimarka ve Norveç'in henüz birbirlerinden ayrılmadığı dönemlerde bulunan bir sözcüktür. Kucaklamaktan gelen "Hug" kelimesinden türemiştir. Bence mutluluğun, huzurun, sakin bir yaşama adanmışlığın sözlük tanımı da olabilir.


Hamlet Festivali'ne gitmek için çıkacağım Danimarka yolculuğu öncesi yapılan hazırlıklarda karşıma çıktı bu yaşam tarzı. Ve kısa bir sürede üzerine çok kafa yoracağım bir felsefe olacaktı. Danimarka! Belki de Fransa'dan sonra gerçekten kendimi bulabildiğim, içerideki Defne ile iç içe daha keyifle yaşayabildiğim ülkelerden biriydi. Yaşam çok pahalıydı ama yaşam felsefesi bir başkaydı. Madem kısa süreli bir seyahat olacaktı, uzun süreli bir yaşam felsefesi ile dünyanın neresinde olursa olsun benimle olmalıydı. Hygge yaşam tarzın dair çok şey okudum, Avrupa'daki arkadaşlarımla konuştum, ip uçları aldım. Fransız bir arkadaşım ile yaptığım bir sohbet sonrası her şey şekillenmişti: "Sen zaten bir Hygge'sin. Bunu sadece hayatının her alanına kalıcı olarak yerleştirmen lazım, inanarak ve sevgiyle, tıpkı burada yaşadığın zamanlardaki gibi" demişti.


"Hayatının her anlanında" derken zihnimi kastetmesiyle resmin bütününün taslağını görebilmiştim. Şimdi sıra bu hayranı olduğum, her nedense sadece Avrupa seyahatlerimde benimle olan o anları yaşadığım ülkede de yaratmalı ve sürdürülebilir olmasına inanmalıydım.


Hem iş hem de sosyal hayatta en yakın arkadaşım olan Burçak ile de yaptığımız sohbetlerde yaşam tarzımla ilgili konuştuğumuzda aslında neye ihtiyacım olduğu ortadaydı: "Sıcak tutan bir battaniye, ekoseli bir pijama takımı, rahat bir koltuk, meditatif alanlarım, mumlarım, tütsülerim, cam kavanozların ve derin kaselerin içinden ışıklarını saçan sarı yılbaşı ışıklarım, evin mutfağında her daim hazırlanmaya hazır sıcak kakao, demlenecek çaylar, kahveler, bir kadeh şarap, peynir çeşitleri, kitaplarım, filmlerim ve müziklerim olsun, iş sonrası doğruca eve koşup huzuru bulayım" derdim. Tüm bunlara ek olarak aileyle ve arkadaşlarımla keyifli zaman geçirmek..." Mutluluğun tarifi benim için buydu.


Bakıldığında işte buyurun karşınızda bir Hygge duruyordu. Tek eksik zihnimin de sakin kalmasına yardımcı olmaktı.


İtiraf etmem gerekirse, bu yolculuk sırasında hedefe varmak için yapmaya çalıştığım puzzle'ın parçaları daha birkaç gün önce tam olarak oturdu.


"Huzur mu istiyorsun? Az insan, az eşya..."

Franz Kafka


Haydi size bir itiraf daha: - aslında bu itiraflar kendimle de bir yüzleşme, o ayrı -

Daha birkaç gün önce ilkokul ve lise arkadaşlarımın okul sonu birbirimize yazdığımız mektuplarını buldum. Hepsi temelde aynı şeyi yazmıştı: "Aşırı bir arkadaş canlısısın, bu özelliğinden vazgeçme ama sakın bunun suistimal edilmesine izin verme. Jane Austen romanlarındaki karakteri gibi hissetmeye devam edip de zarar görme."


Hiçbirini dinlememişim yıllardır; Jane Austen romanlarındaki karakterler gibi yaşayıp herkesi de öyleymiş gibi görmem, benimle tam zıt duyguları yaşayan birçok arkadaşımla kurduğum ilişki sonunda bana ne kadar çok deneyim kazandırmış olsa da, arkalarında bıraktığı hasar da bir o kadar yıkıcıydı. Ama iyileştirici bir yönü vardı; bağışlamak.

Evet bu ufak yıkımları bana hediye olarak veren arkadaşlarımı bağışlamıştım ama kendimi bu affetme lütfundan mahrum bırakmıştım. Kadın ya da erkek, her birinin ardından benimle kalan bu olumsuzluklar yerini kendimi iyileştirmek için bir yolculuğa çıkmamda başrol oynadı. Doula olmaya da işte böyle bir zamanda karar vermiştim. Bir doulanın yaşamı, yaşamak istediğim hygge felsefesine birebir uyuyordu. Ruh eşi gibiydi adeta. Gebelerimle olduğum her an bir hygge alanındaydım. Bebekleri nasıl ki annelerinin karnında loş ışıkta annesinin kalp ritmiyle kendini güvenli alanda hissediyorsa, ben de gebelerimle beraber her an öyleydim. Doulası olduğum her gebemin doğumlarına ithafen aldığım bitkilerim de hygge alanımın en sıcak renklerinin köşesi olmuştu. Dramaturg oluşum da bu ruh ikizi ikilisine keyifle eşlik edecekti. Mesleki yaşamımda da kitap dolusu bir odada yazı yazarken sadece bilgisayarım ve ben olmak da bu yeni yolculuğun can yeleğiydi. Hani şair der ya, "Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var." diye, artık çok şey deneyimlemiştim. Ve artık hedefi sadece görmemeli ya da yavaş yavaş yaklaşamalıydım ona. Artık hedefle kucaklaşma, hyggeleşmek zamanıydı.


Tam da bu sırada Covid - 19 ziyarete geldi. Tek üzüntüm gebelerimle aramda olan fiziksel izolasyondu. Onun dışında Hyggeleşmeyi pratikleştirmek için en doğru zaman dilimiydi. Adımlarımı hızlandırmalı ve uygulamalara bir an önce başlayıp yeni hayat başladığında, sosyalleşmenin yeniden nefes alacağı günlerden önce bunu bir rutine oturtmalıydım.

Ve sonunda hedefin yarısından fazlasını tamamladım! Hygge alanlarından, yoga ve meditasyon pratiklerimi bir düzene oturtmama, az ama öz olan arkadaşlarımla keyifli vakitler geçirmek, bedenimle barışmak, kendimle daha çok beraber olmak ve onu her geçen gün daha iyi tanımak, geçmişteki deneyimlerle barışıp, kendime daha çok annelik yapabildiğim, başkalarından önce kendime şifa olduğum, sadece şimdiye odaklanmaya kadar her şey rayına otururdu. Her geçen gün daha da sağlam bir şekilde benimsiyor yerini hayatımda.



Hygge bir doula ve dramaturg olarak yepyeni bir yaşam felsefesiyle geçen günlerde, geriye başarmam gereken tek şey minimalizme geçişim. Onunla da birbirimize zaman tanıyoruz, bebek adımlarıyla hedefimize ulaşacağız.


Mutluluktan başınızı döndürecek kişisel hygge alanlarınızın, sosyal hayattaki hyggeleşmelerinizin size bol bol oksitosin dağıtmasına, mutluluğu içeride de bulabileceğinizin gerçeği ile dans ettiğiniz, kendinizi güvende, mutlu, sakin hissettiğiniz anları evinizden iş yerinize, sosyal hayatınıza kadar ilmek ilmek işlemeyi ihmal etmediğiniz hyggeli günler yaratalım hayatlarımızda.





Kitap Önerisi:

Kitap Adı:HYGGE

Danimarkalıların Mutluluk Sırrı

Yazar Adı: Meik Wiking

Yayınevi: Pegasus




Not: Jane Austen romanlarındaki karakterlere benzeme özelliğim benim hyggeliğim, o yüzden o her daim benimle.

:)




9 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör